07.04.2008/Sayı:181
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Kaya Ataberk

Halkın Kurtuluş Partisi ve
ulustan kaçış

Halkın Kurtuluş PartisiAtatürk’ü, milliyetçiliği ve
ulusu kavrayamamak

Geçtiğimiz hafta Marksist hareketler içinde yaşanan çatlamaya değinmiş ve Kıvılcımlı ekolünden gelen Halkın Kurtuluş Partisi’nin programından yola çıkarak durduğu ideolojik konumu saptamıştık. Bu konumun, kendi deyimleriyle, “Sevrci-sahte sol”la aralarına koydukları önemli farka rağmen gene de Marksizmin Avrupamerkezci kalıplarının dışına çıkamayarak bir türlü Atatürkçü olmayı kabullenmeye varamadığını belirtmiştik. Bu sıkıntının esas kaynağının yine Marksizmin ta kendisi ve onun ezilen dünyaya ve ulus kavramına bakışının yanlışlığında bulunduğunu vurgulamalıyız. Sonuçta her şey gelip ulus tartışmasında düğümlenmektedir.

Atatürk’ün milliyetçiliğini kabul edemeyen bir hareketin Atatürk’ü doğru kavraması ve mücadelesinin merkezine koyması da beklenemez.

Burada Atatürk’ün Altı Ok’undan beşini kabul ederek programa almak ama milliyetçiliği bir kenara bırakarak “yurtseverlik”le ikame etmeye çalışmak son derece önemli bir tutarsızlık yaratmaktadır. Atatürkçülük içerdiği tüm bileşenlerle devrimci ve antiemperyalist bir ideoloji ve politik hareket olarak ortaya çıkmıştır. Atatürk kendisini nasıl Türk milliyetçisi olarak tanımladıysa, Batılı sömürgeci düşmanları da Ulusal Kurtuluş savaşçılarını Türk milliyetçileri olarak anmışlardır. Gene aynı emperyalistler, ezilen ulus milliyetçiliğinin antiemperyalizmin kendisi olduğunun farkındadırlar. Bugün Latin Amerikalı devrimcilerin mücadeleleri de aynı milliyetçi-halkçı zeminde ilerlemektedir. Geçmişte Tupac Amaru Kızılderili isyanlarından milli komünist Galiyev’e, Filistinli Arafat ve Habaş’ın kavgasından Vietnam’a tüm mücadeleler milliyetçilik ve sosyalizmi aynı potada eriterek Ulusal Sol senteze ulaşan hareketlerdir.

Dikkat edilirse bu akımların ortak bir diğer özelliğinin de neredeyse tümünün Batılı sosyalist bakış açılarını sorgulamış ve ulus meselesine farklı bir bakış getirmiş akımlar olduğu görülür. Burada Batıcı Marksist şablonun özellikle ulus sorununda yeniden sorgulanması ve kırılması gereklidir.

Batıcı Marksist şablon ve tarihimiz

Batılılar açısından, Batı gelmeden önce ezilen dünyada bir tarih yoktu. Dünyanın Avrupa dışında kalan bu bölgelerinde tam bir barbarlık hüküm sürmekteydi ve ne sınıflar ne ulus ne de aslında gerçek insanlar vardı. Daha önceden de defalarca belirttiğimiz gibi, Marksist bakış açısı da aynı günahı sırtında taşımaktadır. Bizim ülkemizin Marksistleri de bu yükü sırtlarından atmayı ya hiç akıllarına getirmemektedirler ya da atmaya çalıştıklarında da şablonun dışına çıkmaktan korktukları için bunu tam başaramamaktadırlar ve ortada kalmaktadırlar.

Halkın Kurtuluş Partisi de Marksist tarih anlayışını Kıvılcımlı’nın çerçevesinden yorumlamaya çalışmaktadır. Bu çerçeve de belli bir İbni Haldun bakış açısı içermesine rağmen gene de Marksist olarak kalmak adına esas yanlışı koruyan bir sonuca varmaktadır. Tarihe ve ulusa bakış konularında da HKP, Atatürk’e bakışlarında olduğu gibi bazı farklar yaratmasına rağmen gene de bir noktadan sonra kaçışı seçmektedir. HKP, Kıvılcımlı’dan aldıkları şekliyle bir tarih tezi savunmaktadır ve özellikle sömürgeciliğin gelişine kadar ezilen dünyada ilkel sosyalist toplumun geniş kapsamlı hakimiyetinin sürdüğünü belirtmektedir. Göçebe toplumlar zaman zaman yerleşik devletlere saldırmakta ve bir anlamda tarihsel devrimler yaparak çürümüş yapıların yerine yeni ve taze yapıların kurulmasını sağlamaktadırlar. Aslında bu tezler Engels’in barbar aşısından bahsetmesinden yaklaşık olarak 500 yıl önce İbni Haldun tarafından bulunmuş tarih yasalarıyla tespit edilmiştir. İbni Haldun göçebelerin bu dinamik yapısını “asabiye” kavramıyla açıklamıştır ve asabiyenin medeniyetlere son verdiği gibi yeni medeniyetleri kuran bir diyalektik kavram oluşunun da açıklamasını yapmıştır. Doğu toplumlarının bu diyalektik ilerlemesinin açıklanışı aslına bakılırsa Marks’ın bunlara atfettiği tarihsizlik ve medeniyetsizlikle çelişir. Kıvılcımlı ve ardılları da aslında bu noktaya kadar Haldun’la ve bizlerle hemfikirdirler. Ancak buradan sonra yani sömürgeciliğin istilasının tahliline girişilmesiyle beraber farklılaşma başlamaktadır. Medeniyet kavramını sınıflı toplumla eşitlemek bu hatanın başlangıcıdır. Bu noktadan sonra artık göçebelerin herhangi bir medeniyetlerinin olması anlaşılamamaktadır. Burada önemli bir kavram sapması vardır.

Medeniyet kelimesinin Arapça kent anlamına gelen “medine” kelimesinden türemiş olmasının etkisiyle sadece şehirlilerin, yerleşiklerin ve sınıflaşmış toplumların medeni olabileceği noktasına varılmaktadır. Medeniyeti ise yalnızca şehirlilik olarak almak çok da doğru bir yaklaşım olmamaktadır. Ezilen dünyanın birçok yerinde aynı göçebe halkların zaman zaman yerleşik düzene geçerek kentsel bir uygarlık geliştirdikleri, bazen de kırsal alanda kalarak bir çeşit göçebe uygarlığının temsilcileri oldukları görülmektedir. Bu durum Türkler, Araplar ve Amerikan yerlileri için geçerlidir. Göçebelikle yerleşiklik arasında diyalektik bir dönüşüm vardır.

HKP’nin Kurtuluş Yolu gazetesinde ayrım farklı konularak göçebelerin uygarlığının olabileceği yadsınmaktadır. Sözgelimi göçebe Türklerin yazı bilmedikleri anlatılmaktadır ama aynı göçebeler Göktürk döneminde devlet de kurmuştur, Orhun Yazıtları’nı da tarihe bir uygarlık kanıtı olarak bırakmıştır. Ancak sorun medeniyeti farklı tanımlamaktan kaynaklanmaktadır…

Batı sömürgeciliği olmasa da kapitalizm oluşmak zorunda mıydı?

Burada HKP’nin yanılgısı kendini derinleştirir. Sömürgeciliğin ezilen dünyaya müdahalesiyle beraber ezilenlerin medeniyetle karşılaştığı anlatılır. Burada medeniyet Batının sınıflı toplumu olurken, ezilenlerin binlerce yıllık köklü medeniyeti bir anda iyi niyetli ilkellerin romantik bir güzelliği aşamasına düşürülmüş olur. Burada eğer Batılılar müdahale edip ezilen dünyayı medeniyetle yani sınıflı toplumla tanıştırmasaydı, bu toplumlar kendi iç dinamikleriyle benzer aşamaya geçeceklerdi tezi kabul edilmektedir. Yani aslında tüm çabalara karşın, kapitalizmin dünyanın tüm toplumları için vazgeçilmez bir aşama olduğunu iddia eden Marksist beş aşama saplantısı tekrarlanmış olmaktadır. HKP’lilerin de sık sık belirttiği gibi son derece insancıl bir yapıda olan bu toplumların hiç kapitalizmi yaşamadan kendine özgü bir sosyalist topluma evrilmeleri ihtimali dikkate alınmamaktadır.

Batıda ve aslında sadece Batıda görülen feodalizm ve kapitalizm gibi sömürü biçimlerini yaşamayan dünyanın geri kalan kısmı bu nedenle eksik kalmış görülür. Oysa ki tarihte bu sapmaları yaşayan ve bu sapmayı sömürgeci talan olarak tüm dünyaya yansıtan Batı; medeni-uygar olarak alınır. Ulaşılması gereken hedef aslında hiç de uygar olmayan Batının modeli olur. HKP programında geçen “Batı düzeyine yücelmek” mantığının kökenlerinde de bu yanlışlık yatar.

Marksizmin burjuva ulusu ve gerçek tarihsel ulus

Aynı yaklaşımım yani Avrupamerkezci bakışın esas sonuçları ulus meselesinde ortaya çıkmaktadır. Marks belirttiğimiz nedenlerden ötürü ulusun oluşum aşamasını kapitalizmin ortaya çıkışıyla eşzamanlı algılamıştır. Yani aslında ulus burjuva toplumunun bir görüngüsü olarak kalmaktadır. Marks, Avrupa’nın uyduruk ulusları hakkında konuşurken çok da haksız değildir aslında; ama iş ezilen dünyayı açıklamaya gelince Marksizmin getirdikleri felaket derecesindedir.

Marks’ın liberal Batılılarla ortak olan ulus kavramına göre aslında hiç kapitalist ve burjuva toplumu olamamış Doğu haklarının ulus olması mümkün değildir. Kıvılcımlı’nın da överek bahsettiği göçebe Türkler de, İbni Haldun’u içinden çıkartan Araplar da ulus değildir ve olamaz… Bırakın kapitalizme ulaşmayı, ezilen dünyanın önemli bir kesimi sınıflı toplum bile olamamıştır Batı gelene kadar!

İşte bu nokta tüm Batılıların Marks dahil sömürgeciliğin “uygarlaştırma” misyonuna iman ettiği yerdir. Burada biz Ulusal Solcular olarak açıkça Batı uluslarının kapitalist pazar için uydurulmuş yapılar olduğunu, ezilen dünyanın uluslarının ise gerçek ve tarihsel olduğunu savunmaktayız. Peki bu ulusları nasıl temellendirmek gerekmektedir? Ulusun tam karşılığı ve dayandığı zemin olarak burada on binlerce yıla dayanan medeniyetleri koymak gerekir. Ulus ne ırkın ne etnisitenin ne de başka bir şeyin karşılığıdır. Tabi bu medeniyetin de HKP’nin sınıflı topluma eşitlenen “medeniyet”i olmadığı kesindir. Göçebe de olsa, yerleşik de olsa bu dünyanın gördüğü tek medeniyet bizim medeniyetimizdir: Ezilenlerin medeniyeti.

Ezilen halkların emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı savunması gereken hazinesi de budur. Ezilenler medeniyetlerine ve uluslarına sarılmak zorundadırlar. Bunun adı da ezilen ulus milliyetçiliğidir ve aslında tek gerçek antiemperyalizm de budur. Atatürk de tüm öze dönme çabalarıyla bu yoldan gitmiştir.

Tabi ulusu, medeniyeti ve toplumu Batılının kılavuzluğunda algılamaya kalkarsanız sonunda ne ulusu anlayabilirsiniz ne ezilen ulus milliyetçiliğini ne de Atatürk’ü… Bu kılavuz Marks da olsa durum değişmeyecektir. Bu nedenle HKP, hem Kuvayı Milliyeci olmaya çalışmaktadır, hem de milliyetçi olmak istememektedir. Bu, ulustan kaçışın tam özüdür.

Ezilen ulus milliyetçiliği ve enternasyonalizm

Ezilen ulus milliyetçiliğine ulaşamayarak arada kalan HKP doğal olarak enternasyonalizmi savunmaktadır. Tabi burada da klasik Lenin tezi devreye girmektedir: “O memleketlerin halkları da yapılan bu hayasızca sömürüden az da olsa pay almaktadırlar... O yüzden oralarda asgari ücret ve çalışanların saat ücreti ya da aylık geliri, bizimkinin ortalama on katıdır.” Lenin, Marks’ın saf işçi enternasyonalinin nesnel zeminin kalmadığını görüyordu ve ezilen ulus mücadelesini teorisine eklerken, Batı işçilerinin bir kısmının aristokratlaştığını da teslim ediyordu. Batı işçilerinin devrimci olamamasının nedenini de bu kaymak tabaka olarak almıştır. Hikmet Kıvılcımlı’nın yaklaşımı da aynıdır. Batı parlamentarizmini ele aldığı bir yazısında; “Batıcı parababalığı elinde bir aşırı kâr olmasa, ondan bir parçacığını özellikle işçi sınıfı içinden yetiştirdiği aristokrat amele tabakası denilen küçük burjuvazinin en modern ve en rezil satılık çeşidine yalatmasa ve işçi sınıfını o yolda kendi çapul arabasına bağlamasa, parlamentarizm oyununu kimseye, hele kendi geniş işçi ve halk yığınlarına hiçbir zaman yutturamazdı” der.

Burada bir adım daha ileri atılması gerekmektedir ama bu adım atılamaz. Aslında Batı işçilerinin bir kesimini değil tümünün aristokratlaştığını tespit etmek düğümü çözecektir. Bunu gören Galiyev, Batıda kurulacak bir sosyalizmin ezilen dünya açısından bir farklılık yaratmayacağını belirterek bu adımı atmıştır. Bir sonraki kuşağın Ulusal Solcuları olan Kadrocular da tahlili derinleştirerek Batının ileri tekniğinin kıymetli emeği yarattığını, Doğudaki teknik yokluğunun emeğin sefaletini yarattığını tespit etmişlerdi. Yıllar sonra Marksist kökenli iktisatçı Emmanuel bu mekanizmayı Kadro’yu neredeyse aynen tekrarlayarak açıklamıştır. Eşitsiz değişim tezi Batı işçi sınıfının bu mekanizmayla sömürünün nasıl parçası olduğunu kanıtlamıştır. Burada artık enternasyonalizmi savunmanın yolu kalmamaktadır. Batı işçisinin Doğu halklarından farkı daha az sömürülmeleri değil birebir sömürüden pay almalarıdır. Yani arada bir nicelik farkı yoktur, nitelik farkı vardır.

Burada gene tahlilin kökenine, Galiyev’e dönmek gerekir. Galiyev bu nitelik farkını radikal bir şekilde ortaya koymuştu. Artık dünyada mücadelenin zemini sınıflararası değil uluslararasıydı. Burada Galiyev ulusların iki kampa ayrıldığını da çarpıcı bir şekilde açıklar: Dünyada esas olarak burjuva uluslara karşı proleter ulusların mücadelesi vardır.

Ezilen ulus milliyetçiliğinin neden tek ve tutarlı devrimci antiemperyalizm olduğunu kavramanın yolu da buradan geçmektedir. Ezilen Türk Ulusu’nun mücadelesinde doğru yerde durmak istiyorsak öncelikle kendi bakış açımızı Batı boyunduruğundan kurtarmalıyız. Yoksa ne Atatürk’ü anlayabiliriz ne tarihimizi ne de “hakikat”i.

Bu özgürleşme sağlanamadığı zaman sonuç en değerli varlığımızdan, medeniyetimizden ve ulusumuzdan, Marksist enternasyonalizm adına kaçmak olacaktır. Sevr’e karşı çıkarak bir adım atan HKP’nin ulustan kaçışının temelleri bunlardır. Bu kaçışın bu hareketi nasıl Sevr karşıtı tavrıyla çelişen açmazlara sürüklediğini de ayrıca inceleyeceğiz.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe